Sizi Aramamızı İster misiniz?

    Sizi Aramamızı İster misiniz?
    Eğitim Hayatı
    Askeri Hayatı
    Anıları

    Eğitim Hayatı

    Atatürk, 1881’de Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi’dir. Öğrencilik hayatına Mahalle Mektebinde başlayan Atatürk, sonrasında dönemin şartlarına göre daha modern bir okul olan Şemsi Efendi Mektebinde devam etmiştir. Bu dönemde babasını kaybetmiş bunun üzerine bir süre Rapla Çiftliği’nde dayısının yanında yaşamıştır. Sonrasında Selanik’e geri dönerek öğrenim hayatına devam etmiştir. Selanik Mülkiye Rüştiyesine kaydolduktan kısa bir süre sonra 1893 yılında Selanik Askeri Rüştiyesine girmiştir. Bu dönemde matematik öğretmeni tarafından, Mustafa isminin yanına ‘Kemal’ ismi eklenerek hayatına ‘Mustafa Kemal’ adıyla devam etmiştir. Askeri Rüştiyeyi ve Selanik Askeri İdadisini bitirdikten sonra öğrenim hayatına İstanbul Harp Okulunda devam ederek teğmen rütbesiyle mezun olmuş ve Harp Akademisi’ne girmiştir. 11 Ocak 1905’te yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisinden mezun olmuştur.

    Askeri Hayatı

    1.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla kendisine etkin görev verilmesini istemesinin üzerine Tekirdağ’da kurulacak 19. Tümen Komutanlığına atanan Atatürk, 1914 yılında başlayan 1.Dünya Savaşı sırasında Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazmıştır.

    Mondros Mütarekesi’nden sonra itilaf devletlerinin Osmanlı topraklarını işgale başlamalarının ardından, Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştır.
    22 Haziran 1919’da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını” ilan etmiştir.

    Sakarya Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasının ardından Atatürk, Gazilik unvanı ve Mareşallik rütbesi ile onurlandırılmıştır. 

    23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda büyük önem arz eder. Meclis tarafından Hükûmet Başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Atatürk sayesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başlamıştır. 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetin ilanı ile birlikte Türkiye Cumhuriyet’inin ilk Cumhurbaşkanı kabul edilmiştir. 

    29 Ocak 1923’de Latife Hanım ile evlenmiş ancak bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihinde sonlanmıştır. Çocukları da çok seven Atatürk birçok çocuğu evlat edinmiştir.

    24 Kasım 1934 tarihinde Soyadı Kanunu gereğince Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “Atatürk” soyadı verilmiştir. Gerçekleştirmiş olduğu inkılâplar ile Türkiye Cumhuriyeti’ni muasır medeniyetler seviyesine çıkarmıştır.

    Mücadele etmekten imtina etmeyen Atatürk’ün 1937 yılının sonlarına doğru sağlık sorunları yaşamaya başlamasına rağmen heyecanla Fransız işgalinde olan Hatay’ın, ana vatana dâhil olması için çalışmıştır. 

    Karaciğer yetmezliği ile savaşan Atatürk, son günlerini İstanbul’da doktorların gözetiminde geçirmiş, 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat dokuzu beş geçe, Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yummuştur. 

    Vefatının üzerinden 84 yıl geçmesine rağmen acımızın hâlâ diri olmasıyla birlikte, Türk Milleti olarak kendisine duyduğumuz minnet duygusunu ve bizlere kazandırdıklarını asla unutmayacak ve ışığında yürümekten vazgeçmeyeceğiz. Sevgi ve özlemle…

    Anıları

    Sırrı Akatay anlatıyor:

    Atatürk ve Latife Hanım 30 Eylül 1924′te Pasinler’e geçerken Erzincan yolunda Aşkale’ye uğramışlardı. Ata’nın karşılanışında bazı konuşmalar yapılmış ve ilkokuldan da bana uzun bir kahramanlık şiiri okuma görevi vermişlerdi. Ben şiiri avazım çıktığı kadar bağıra bağıra ve yanlışsız ve duraklamadan okudum. Atatürk ve Latife Hanım şiirimi sonuna kadar dinlediler.

    Şiirim bitince Atatürk beni yanına çağırdı ve bana, “Şiiri çok güzel okudun, aferin sana, senin adın ne bakayım?” diye sordu. Ben de “Sırrı efendim” diye bağırdım. Bunun üzerine Atatürk, “Şimdi sana bir sual soracağım, bakalım bunu bilebilecek misin?” dedi. ”Sorun efendim” dedim. ”Dünyanın ortası neresidir?” dedi.

    O zamanlar hep Ankara’dan ve Atatürk’ten konuşulurdu. Ankara’da şu olmuş, Ankara’da şu kararlar alınmış, Ankara’ya şu devlet büyükleri gelmiş. Her şeyde, her konuşmada Ankara geçerdi. Bizlerin de Ankara’dan başka duyduğu bir şey yoktu. Hocalar da hep, “Bizim merkezimiz Ankara, her şey Ankara’dan idare ediliyor.” dediklerinden, hiç tereddüt etmeden bütün gücümle “Ankara!” diye bağırdım.  Atatürk bu cevaptan pek mutlu olmuş ve Latife Hanım’la beraber katıla katıla gülmüşlerdi.

    Sabiha Gökçen anlatıyor:

    “Bir Köylü Kadın ve Atatürk”

    Gazi Çiftliği’nde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu;

     “ Merhaba nine” 

    Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;

     “Merhaba” dedi.

     “Nereden gelip nereye gidiyorsun?”

     Kadın şöyle bir an duraladı;

     “Neden sordun ki?” dedi. “Buraların sahabisi misin?  Yoksa bekçisi mi?” 

    Paşa gülümsedi;

     “Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi sen nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?”

    Kadın başını salladı;

     “Tabii söyleyecem beyim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindenim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ ya geldim.

     “Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?”

     “Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da… Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angara’ ya, giceleyin  geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte agşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.”

     “Senin Gazi Paşa’ dan başka bir isteğin var mı?”

    Kadının birden yüzü sertleşti.

    “Tövbe de bey tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O, bizim vatanımızı kurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz.  Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı?  Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağ ol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım edive de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyive.”

    Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;

     “Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.

    Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum;

     “Anacığım” dedim, “sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk iste karşında duruyor.”

    Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü Ata’ nın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı;

    “Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.”

    Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;

     “Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün.
    Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.”

    Kaynak: Mustafa Bilge Işıktürk Mustafa Kemal Nasıl “Atatürk” Oldu.

    YÜRÜYEN KÖŞK

    Mustafa Kemal Atatürk, ilk kez 1927’de geldiği Yalova’da önceleri satın aldığı Baltacı Çiftliği’ndeki çadırda kaldı. Kenti çok seven Atatürk, 1929’un Ağustos ayında Ertuğrul Yatı ile Bursa’ya giderken dikkatini Yalova İskelesi yakınında bulunan Millet Çiftliği’ndeki büyük bir çınar ağacı çekti.

    Çınarın görüntüsünden etkilenen Atatürk’ün isteğiyle yat durduruldu ve karaya çıkıldı. Ağacın gölgesinde bir süre dinlenen Atatürk, buraya köşk yapılması emrini verdi. Bunun üzerine 21 Ağustos 1929’da inşasına başlanan köşk, 22 günde tamamlandı.

    Köşkün çalışanları, 1930 yazında kente yeniden gelen Atatürk’e “yandaki çınarın dalının binanın çatısına vurduğunu, çatı ve duvara zarar verdiğini” söyleyerek, ağacın köşke doğru uzanan dalını kesmek için izin istedi. Atatürk ise çınarın kesilmesi yerine
    binanın tramvay rayları üzerinde biraz ileriye alınmasını istedi. Bunun üzerine köşk, temelinden yaklaşık 5 metre kaydırıldı.

    Bu olay nedeniyle “Yürüyen Köşk” diye anılmaya başlanan yapı, 2006’da Yalova Belediyesince restore edilip ziyarete açıldı.